Dizin
Kur'an-ı Kerim
İslam Ansiklopedisi
Anadolu Halk Klasikleri
İSAM Yayınları
Oku Düşün
Kaynak Eserler
Fikir Eserleri
İlmi Eserler
Tarih Kültür
Çocuk Yayınları
Cep Kitapları
Dini Edebiyat
Sanat Edebiyat
Sempozyum ve Paneller
Sesli ve Görüntülü Yayınlar
Yabancı Dil Eserleri
Din Büyükleri
Halk Kitapları
Roman
Ahlak Klasikleri
Eğitim - Öğretim
  Aranan Kelimeler
 
Dizin > Tarih Kültür
Büyük resmi görmek için tıklayınız...
Sultaniyegah İstanbul
Beynun AKYAVAŞ (Prof.Dr.)


8,40 TL (KDV dahil)
12
  adet 


Türkiye Diyanet Vakfı
  • Detaylı Bilgi

  • Yorumlar

  • Ek Resimler

ISBN / ISSN : 975-389-382-5
Barkod No : 9799753899823
Sayfa Sayısı : 288
Dil : Türkçe
Basım Yeri ve Yılı : Ankara, 2007
Ebat : 12,5x18,5x1,5 cm
Ürün Hakkındaki Yorumlar :
Gönderen : İHSAN ÖZ Gönderme Tarihi : 31.08.2010|18:58:59 Görüş : Çok İyi
  Adına ansiklopediler yazılan bir şehirden bir buket, bir tadımlık sunan kitaplardan birisi. Adeta şehirlerin tapuları sayılan tarihi eserler ile bunlara yön veren şahsiyetleri bize tanıtan bir yudumluk bu esere niçin bu ismin verildiği ise kitapta şöyle anlatılıyor: Otuz altı Osmanlı Hükümdarından altısı (Osman Gazi, Orhan Gazi, Murad Hüdavendigar, Yıldırım Bayezid, Çelebi Sultan Mehmed, Sultan II. Murad) Bursa’da, biri (Sultan Vahideddin) Şam’da, yirmi dokuz Padişah İstanbul’da medfundurlar. (s.248) Kitapta yer alan yazıların çoğu, 1995-2001 seneleri arasında Kubbealtı, Türk Kültürü ve Türk Yurdu dergilerinde yayımlanmıştır. İstanbul ile veya yaşadığı yerlerle alakalanan herkesin gezilerini yaya yapmasında, gördüklerinin, duyduklarının, düşündüklerinin uçup gitmemesi için yanında bir not defteri ile bir fotoğraf makinesinin bulunmasında sayısız faydalar vardır. Ehemmiyetsiz gibi görünen bu notların ve bir anı tesbit eden bu fotoğrafların gün olup işe yarayacağı ve mesela güzelliği ile medeniyeti, kültürü ve sanatı ile Türk vatanının vitrini gibi olan İstanbul şehrine, dolayısıyla geçmişimize ve geleceğimize hizmet edeceği aşikardır. (s.vıı)Yürümek, hürriyettir, öğrenmektir, zevk almaktır. (s.79) Yavuz Bülent Bakiler’e rahmetlerde yatan babası bir kitap hediye etmiş, kitabın üzerine de şöyle yazmış: “İstanbul deyince, Fatih’i, Fatih deyince Fatihâ’yı unutma oğlum.” Bu kadar kısa ama bu kadar tesirli bir ithafla yetişmekte olan oğla hem İstanbul, hem Fatih ve hem de İslam sevgisi aşılanıyor. Yavuz Bülent Bakiler’in durup dururken YBB olmadığı aşikardır. (s.10) Nihat Sami Banarlı merhum Tarih ve tasavvuf Sohbetleri adlı eserinde yer alan Milli Üsluba Dair başlıklı makalesinde Amerikalı Profesör Rufi’nin şu görüşünü fevkalade isabetli bir şekilde ortaya koymaktadır: “Siz, tarihte defalarca muvaffak olmuş bir milletsiniz. Bize veya başkalarına imrenmek nenize? Biz, yeni bir millet olduğumuz için, tarihte muvaffak olmuş milletlerin sırlarını araştırır, bulduğumuzu ve uygun gördüğümüzü asrımıza tatbik ederiz. Sizden de aldığımız kıymetler vardır. Eğer ilerlemek istiyorsanız, muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle, hangi usul ve teşkilatınızla kazandınız? Bunları araştırınız. Bulduklarınızı modernize ediniz. Kendi milli ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz.” (s.11) Hattatlar, hat sanatına, yazı çeşitlerine uygun olan kağıtları evvela çay yaprağı, ayva yaprağı, soğan kabuğu vs. ile boyarlar, sonra da terbiye görmemiş bu kağıtlar üzerinde kalemin iyi kayması için nişasta ve yumurta akı ile cilalarlar, aharlarlar. Süleymaniye Camii gibi bir camiin muhteşem yazılarını yazan Ahmed Karahisarî yumurta akının içine misk attırdığı için yazılardan etrafa güzel bir koku yayılırmış. Aharlanmış kağıt mühürlenir, mühre tahtasının üzerinde pürüzsüz bir hale getirilir, rulo yapılarak hafif rutubetli bir yerde en az altı ay saklanırmış. Bilindiği gibi, hattatlar çok zor yetişirler. Bu Türk-İslam sanatına gönül verenler bir hocanın yanında bıkmadan, usanmadan senelerce çalıştıktan sonra icazet aldıkları takdirde hattat olabilirler. İcazet alınmadan yazı yazılmaz. (s.14) Hattatlar kalemi tutan elleriyle hassasiyetinin kaybolmaması için ağır kaldırmazlar, küçücük bir paketi bile taşımazlarmış. Bu sanata mahsus âdet ve geleneklere göre, mukaddes olduğuna inanılan kalem ele abdestsiz alınmaz ve elifleri, lâmelifleri, vavları, nûnları arş-ı âlaya kaldıran kamış kalemin yongaları atılmayıp saklanır, hattat vefat edince suyu o yongalarla ısıtılırmış. (s.15) Çiçekleri çok seven Sünbül Efendi bir gün kendisine bağlı olanlardan bir demet çiçek getirmelerini istemiş. Merkez Efendi elinde dalından koparılıp atılmış, sararmış solmuş bir çiçekle gelmiş ve: “Yolda gördüm bütün çiçekler zikrediyorlardı. Allah’ı andıkları için hiçbirini koparamadım, sadece bunu getirebildim” deyince Sünbül Efendi: “Sen artık oldun” diyerek halkı irşad etme vaktinin geldiğini söylemiş. (s.18) Aziz Mahmud Hüdayi Efendi dalgaların göklere çıktığı fırtınalı bir günde Sultanahmet Camiinde Cuma vaazına yetişmek üzere bir kayığa binmiş. Kayık bir anda çarşaf gibi olan denizde sakin sakin yol alarak Sarayburnu’na varmış. O günden sonra Üsküdar’dan Sarayburnu’na uzana yola halk arasında ‘Hüdayi Yolu’ denmiştir. Bugün bile İstanbul’un denizi allak bullak eden o meşhur lodoslarında bütün vapur seferleri kesildiği halde sadece Üsküdar-Eminönü seferlerinin yapılabilmesi Üsküdarlıları düşündürmektedir. (s.38) Sultan I. Ahmed, Aziz Mahmud Hüdayi Efendi’yi bir gün saraya davet etmiş. Hüdayi Efendi bir ara abdest tazelemek isteyince Padişah hemen ayağa kalkıp ibriği alarak eline suyunu dökmüş, Valide Sultan da peşkirini tutmuş. Bu sırada Valide Sultan içinden Şeyh Hazretleri bir keramet gösterse de görsek diye geçirmiş. Bunu hisseden Hüdayi Efendi: “Koskoca bir cihan padişahı elimize su döküyor, Valide Sultan da peşkirimizi tutuyor. Bundan daha büyük keramet mi olur” demiş. (s.39) Bu uhrevî şehrin(Üsküdar) seksen civarındaki mabedinin arasında sadece Üç Valide Sultan Camii vardır: Nurbânû Valide Sultan, Mahpeyker Kösem Valide Sultan ve Gülnûş Emanetullah Valide Sultan. (s.48) Sağlam bir dini terbiye ile büyüyen, Osmanlı tahtına on dört yaşında bir çocuk iken çıkan, tahtta on dört sene kalan, on dördüncü padişah olduğu için, belki de inşa edildiği zamanki hali düşünülerek, Sultanahmet Camiinin minarelerinde on dört şerefe vardır denilen ve ‘iki defa on dört’ yani yirmi sekiz yaşında vefat eden, Sultanahmet Camiinin bânîsi Sultan I. Ahmed. (s.77) İstanbul’da türbelerinde tek başına yatan üç padişah var: Fatih Sultan Mehmed, Sultan II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim Han. Diğer türbelerde hükümdar sandukalarının etrafında hanedana ait sandukalar görülür. (s.90) “Çocuklar ilk anlarda parlak şeylere bakarlar. Büyüdükçe kültürleri ilerlemezse parlak şeyleri tercih ederler. Halbuki hakikatte ekseriya parlak olmayan şeylerin kıymeti daha çoktur. Yalnız onu takdir edebilmek lazımdır.” “Zevk başka, saadet başkaldır. Birçok zevklerin sonu felaket olur. İnsan olan şu veya bu zevki değil, hakikî saadeti aramalıdır.” “Bir ahmak akıllanmaz, fakat bazen akıllılar ahmaklaşabilir.” “İnsan çalışmaktan ziyade elem ve ızdıraptan yorulur.” Âkıl Muhtar Özden) (s.153) Yahya Kemal Beyatlı: “Medeniyetimizi ölülerimiz kurmuştur” dermiş. Bu sözü iyi düşünmek, iyi değerlendirmek gerekir. İnsan fanîdir fakat Türk âleminin iftihar kaynağı olmuş bu üstün insanlarımızı unutturmamak, onları gençlere örnek olarak tanıtmak ve sevdirmek de hakikî bir vatanperverliktir. (s.155) Geçmişine sahip olamayan nesillerin gelecekleri nasıl olur acaba? (s.162) Göz yum cihandan aç gözünü dem gelür geçer/ Sen göz yumup açınca bu âlem gelür geçer. (Hekimoğlu Salih Efendi) (s.160) Millet Kütüphanesi Diyarbakırlı Ali Emirî Efendi tarafından varını yoğunu vererek ömrü boyunca topladığı fevkalade kıymetli 16.000 cilt yazma ve matbu eser ile 1916 tarihinde kurulmuştur.(s.163) Masal bir edebi sanattır. Hayvan masallarında hayvanları kılık değiştirmiş insanlar olarak görürüz. Meşhur oduncu ve Azrail masalı düşündürücüdür: İhtiyar bir oduncu her gün dağdaki ormana gider, kestiği odunları sırtına yükler ve iki büklüm canından bezmiş bir halde dönermiş evine. Bir akşam yolda taşıyamaz olduğu ağır yükünü zorla yere indirmiş, ondan sonra da Allah’ım! Azrail’i gönder, canımı al, demiş. Bunu der demez Azrail gelivermiş ve beni mi çağırdın diye sormuş. Azrail’i karşısında gören oduncu, bir Azrail’e bir yüküne bakmış ve duyulur duyulmaz bir sesle, şu odunları tekrar sırtıma yükleyiver diyecektim, demiş. (s.196) Dil ağaca benzer. Köke, gövdeye bağlı olan dallar, yapraklar, çiçekler nasıl ağacın canlılığına delil iseler yapısı sağlam olan dilin cümleleri ve kelimeleri de o nisbette sağlam, o nisbette gür olur. Her kelime canlıdır ve her kelime bir düşünceyi ifade eder. Türkçenin, ‘öztürkçe’ yapıyoruz diye çiçeklerini, yapraklarını koparıp atmak, dallarını kupkuru bırakmak köke, gövdeye zarar vermekte, dolayısıyla insanlar düşüncelerini anlatamaz hale gelmektedir. (s.200) Bugün artık Arapça veya Farsçadan kelime almıyoruz, o devir çoktan kapanmış, fakat Fransızca ve İngilizce kelimeler peşpeşe gelip yerleşiyor. Üstelik bunları kullanmak âdeta pek takdirle karşılanıyor, teşvik ediliyor!... (s.202) Churchill: “Çocuklara yalnız anadillerini bilmedikleri zaman dayak atılmasına taraftarım” dermiş. (s.203) “Korkaklar bir hadisenin vukuundan evvel, alçaklar vukuu esnasında, cesurlar vuukundan sonra müthiş olurlar.”(s.237) “İki insan hata etmez: biri doğmamış insan, öteki de ölmüş insan.” (A. Ragıp Akyavaş) (s.239) Camiler: Hekimoğlu Ali Paşa Camii (s.12) (Cerrahpaşa ile Kocamustafapaşa arasında) Mihrimah Sultan Camii ve Gülnûş Emetullah Valide Sultan(Cedid Valide) Camii (s.39,47) (Üsküdar’da) Şehit Süleyman Paşa Camii (s.42) Çakırbaşı Hasan Paşa (Doğancılar) Camii (Doğancılar’da) Zal Mahmud Paşa Camii (s.44)(Zalpaşa Caddesi) İmrahor(Mirahor) Camii(1597) (Balaban İskelesine doğru) (s.44) Kaptan Paşa Camii (s.45) (Üsküdar) Nurbânû Valide Sultan Camii (Valide-i Atîk, Atîk Valide, Eski Valide) s.48) (Üsküdar’da) Paşalimanı Camii, Silahtar Abdurrahman Ağa Camii (s.52) (Paşalimanı) Üryanizâde Mescidi (s.56) (Kuzguncuk) Kuleli camii (s.59), Hacı Ömer Efendi Camii, Kerime Hatun Camii(s.107), Sadrazam Hamdullah Paşa Camii(s.61) (Çengelköy), Nevruz Camii, Bedevî Tekkesi Mescidi (s.62) (Havuzbaşı) Hamid-i Evvel Camii (s.80) (Beylerbeyi) Zeunep Sultan Camii (s.81)(Gülhane Parkı Soğukçeşme kapısı karşısı) Fatih Camii, Yavuz Sultan Selim Camii, Mihrimah Sultan Camii gibi selatîn camiler, İskender Paşa, Mesih Paşa, Nişancı Mehmed Paşa, Hırka-ı Şerif, Kazasker İvaz Efendi, Bâlâ Süleyman Ağa, Hekimoğlu Ali Paşa Camileri (s.87) (Fatih) Kurşunlu Mahzen (Yeraltı) Camii, Arap Camii, Sokullu Camii, Kılıç Ali Paşa Camii (s.101) (Galata) Şehzade Camii (s.114) (Vefa) İstanbul tarifleri: Bana göre İstanbul sultanlardan Fatih, velilerden Eyüp Sultan, şairlerden Nedim, makamlardan sultaniyegah, harflerden elif, kuşlardan martı, ağaçlardan çınar, sevdalardan kara, renklerden mavi, çiçeklerden mor lale, ışıklardan pembe güldür.(s.vıı) İstanbul İstanbul gibi olmalıydı. Azametli tarihinin, sanatının, tabiatının kadri kıymeti bilinmeliydi. Bu asil şehrin nasıl sevileceğini, nasıl korunacağını bilmek gerekti. Bunu öğretmek, öğrenmek gerekti. (s.10) Şehirlerin sultanı İstanbul (s.12) İstanbul yalnız saltanatlı kubbeler ve minareler şehir değil, sırlar içinde kalmış ulu bir evliyalar şehridir. Bu manevî ufuklar, bu büyülü manzaralar, bu ilahi güzellikler dünyada başka hangi şehirde var? (s.16) “İstanbul bir Babil’dir, bir dünyadır.” (s.41) (Edmondo De Amicis, İtalyan edip) Hem harikulade, hem korkunç, hem sarhoş edici ve hakikaten başka bir yıldıza benzeyen İstanbul’u tanımaya, sevmeye ömür yeter mi? (s.45) İstanbul’da mesela bir ni’me’l-ceyş kabri âdetâ bir türbedir. (s.47) “İstanbul’a bir bakışımı bile bir imparatorluğa değişmezdim.” (s.63)(Edmondo De Amicis) İstanbul’u nasıl tarif etmeli, nasıl vasıflandırmalı! Dünyalar güzelidir deseniz az, harikuladedir deseniz olmaz, şahanedir deseniz yetmez, anlatmaya kalksanız bitmez!... İstanbul Saâdet Kapısı’dır. Dersaâdet’dir vesselam. (s.92) Velhasıl her semti bir ömre bedel olan ‘Bizim İstanbulcağızı tahrir eylemek’ için ya bin sene yaşamalı veya dünyaya birkaç defa gelmeli!...(s.104) “Öpüp başıma konmak istediğim ilahî İstanbul” (Ziya Osman Saba) (s.156) Faruk Nafiz Çamlıbel: “Boğaziçi’nde gezmek biraz da şiirin içinde seyahat etmek gibidir” dermiş. (s.173) İstanbul’u sevmek vatanı sevmektir. İstanbul’u sevmek ahlaktır. İstanbul’u sevmek şuurlu olmaktır. İstanbul’u sevmek zahmetli, eziyetli, veballi iştir. İstanbul gönül gözüyle görülmeli, ibadet edermiş gibi korunmalıdır. Gözleri bu şehri görmeyenler, kulakları bu şehri duymayanlar, kalbinde İstanbul sevdası olmayanlar İstanbul’dan ne anlarlar? (s.245) İstanbullu olabilmek İstanbul’a has kültürden nasibini almakla, tarihine, diline, dinine saygı duymakla, İstanbul’u sevmeye hevesli ve istidatlı olmakla, İstanbul’u sevme eziyetine, zahmetine, katlanmakla, fedakar ve vefakar olmakla, İstanbul’u düşünmekle, geniş ufuklarda hayal kurmakla, heyecan duymakla mümkün olabilir. (s.246)

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmalısınız...

 
  Üye Giriş
E-Posta
Şifre
Yeni Üyelik
Şifremi unuttum
  Arama
Aranacak kelime
 
Hakkımızda | Şatış Şartları | İade Şartları | Teslimat |Telif Hakları | Gizlilik İlkesi | Yardım | Bize Ulaşın |Banka Hesap Numaraları
E-Yayınevimizde

kredi kartlarına taksit yapılmaktadır.
Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi
Adres : Serhat Mh. 1256. Sok. No:11 Ostim Yenimahalle / Ankara - TÜRKİYE
Tel : +90.312.354 91 31 Faks : +90.312.386 03 28 Siparişlerinizle İlgili Tel : +90.312.354 91 31 Dahili : 136 - 138 - 142 - 145
E-Posta : bilgi@diyanetvakfiyayin.com.tr  Tic.Sicil No : 48527  Mersis No : 4-6665-8232-6958886