Dizin
Kur'an-ı Kerim
İslam Ansiklopedisi
Anadolu Halk Klasikleri
İSAM Yayınları
Oku Düşün
Kaynak Eserler
Fikir Eserleri
İlmi Eserler
Tarih Kültür
Çocuk Yayınları
Cep Kitapları
Dini Edebiyat
Sanat Edebiyat
Sempozyum ve Paneller
Sesli ve Görüntülü Yayınlar
Yabancı Dil Eserleri
Din Büyükleri
Halk Kitapları
Roman
Ahlak Klasikleri
Eğitim - Öğretim
  Aranan Kelimeler
 
Dizin > Oku Düşün
Büyük resmi görmek için tıklayınız...
Niyaz-i Mısri
Mustafa KARA (Prof.Dr.)


3,50 TL (KDV dahil)
5
  adet 


Türkiye Diyanet Vakfı
  • Detaylı Bilgi

  • Yorumlar

  • Ek Resimler

Niyazi-i Mısri XVII. Yüzyılda yaşayan en meşhur sufi şairlerindendir. Dini-siyasi tartışmalara doğrudan katılması ve verdiği eserlerle döneminin en büyük sufilerinden birisi olmuştur. Ayrıca tasavvufı hayatta da coşku ve cezbe dolu bir ekolün Osmanlı döneminde en büyük temsilcilerinden biridir. eserde onun hayatı, fikirleri, yaşadıklları ve felsefesi anlatılmaktadır.
ISBN / ISSN : 975-389-119-9
Barkod No : 9789753891196
Sayfa Sayısı : 132
Dil : Türkçe
Basım Yeri ve Yılı : Ankara, 2006
Ebat : 10,5x18,5x1 cm
Ürün Hakkındaki Yorumlar :
Gönderen : İHSAN ÖZ Gönderme Tarihi : 31.08.2010|23:06:25 Görüş : İyi
  XVII. yüzyılda yaşayan en meşhur sufi şairlerden biri olan Niyaz-ı Mısrî Malatya’da doğmuş, sürgün olarak bulunduğu Limni adasında vefat etmiştir. Bu asra tasavvuf tarihi penceresinden bakıldığı zaman vahdet-i vücud, Melâmilik ve sesli zikir üzere bazı tasavvufi konular enine boyuna bazen de sert bir şekilde tartışılmıştır. Bu arada tarikatlar yaygınlaşarak, toplumun zihniyetin oluşturan en mühim kaynaklardan biri haline gelmiştir. Mısrî, hem verdiği eserler hem de bu dinî-siyasî tartışmalara doğrudan katılmakla dönemin en dikkat çekici sufilerinden biri olmuştur. Özellikle Divan’ı ile asırlardan beri Türkçe konuşan çok geniş bir coğrafya parçasında tutunan, okunan ve sevilen Niyaz-ı Mısrî, tasavvufî hayatta da coşku ve cezbe dolu bir ekolün Osmanlı döneminde en büyük temsilcilerinden biridir. (s.xı) Mısrî’nin bir defa Rodos’a iki defa Limni’ye sürülmesine (dervişane bir tabirle ‘İkamete memur edilmesine’) sebep olan olayları iki grupta toplamak mümkündür: 1-Tasavvufla ilgili bazı görüşlerinin aşırı bulunması. Vahdet-i vücutçu bir sufi olan Mısrî bu sistemin tavizsiz savunucularındandır. Cifr ilmiyle uğraşması, buna dayanarak geleceğe ait bazı tespitler yapması ile Hz. Peygamber’in torunları olması sebebiyle Hasan ve Hüseyin’in bir nevî nebi olduklarını düşünmesi de dolayısıyla konu ile ilgilidir. 2-Siyasi otoritenin tasavvufî hayatla ilgili olarak bazı kararlarına karşı çıkması. Mısrî, Bursa’da tekkesini kurduğu yıllarda, İstanbul, raks u deveran adını alan sesli zikir meclislerini yasaklamıştı. Mısrî, bu karara uymadığı gibi bu kararın alınmasında büyük tesiri olan Vanî Mehmet Efendi ile açıktan açığa mücadele etmiştir. (s.13) Mısrî’nin, Osmanlı döneminde yaşayan mutasavvıfların önde gelenlerinden biri olması kendi kabiliyeti ile yakından ilgili ise de mürşidlerinin rolü en az bunun kadar önemlidir. O değişik coğrafyalarda, değişik tarikatlara mensup farklı kişilerden feyz almış, muhtelif çiçeklerden aldığı özü ‘bal’ haline getirebilmiştir. (s.16) Büyük sufilerin hayatına görülen hususlardan biri de değişik tarikatlara mensup kişilerden istifade etmiş olmalarıdır. Bu durum Mısrî’nin hayatında da görülmektedir. Nakşî bir babanın oğlu olan, kadirî bir mutasavvıftan istifade eden, nihayet halvetî Mehmet efendiyle sohbet eden ve ümmî Sinan’da karar kılan bu şair sûfînin kabiliyetlerini geliştirebilecek bir şahsiyetler zinciri bulabildiği söylenebilir. Bu durum kendinden sonra da değişik bir şekilde devam edecek, onun muhibleri, muakibleri ve sevenleri arasında hemen her tarikattan insan bulunacaktır. Bir başka ifade ile Malatyalı bu derviş tarikatlar arası ortak şahsiyetlerden biri haline gelecek, güfte ve besteleriyle mürid ve bendeleriyle geniş bir coğrafyaya sesini, sözünü, duygu ve heyecanını ulaştırabilecektir. Halvetî tekkelerinde şeyhlik yapan müridleri bir tarafa, Bursa Mevlevîhane’sinin 3. postnişini Mehmet Dede, onun halifelerinden olduğu gibi Bektaşîye’ye mensup İstanbul Şahkulu Tekkesi’nin şeyhi Azbî Efendi de ondan feyz alanların başında sayılmaktadır. Onun çok değişik tarikatlara mensup dervişlerce de benimsenmesinin sebebi de, daha sonraki asırlarda şiirlerinin hemen her tarikat tekkesinde zevkle okunması, bu şiirlere farklı tarikatlara intisablı dervişlerin şerh yapmış olmalarıdır. (s.19) Osmanlı döneminde divan sahibi olan mutasavvıf şairler çoktur. Bu divanların bir kısmı basıldıysa da çoğu yazma halindedir. Bu divanlar içinde ‘ilmihal-i tarikat’ diye tanınan Mısrî’nin Divan-ı kadar sevilen ve yayılanı çok azdır. (s.21) Mısrî’nin Divan’ından sonra en meşhur eseri ve en önemlisi ‘irfan sofraları’ anlamına gelen(Süleyman Ateş tarafından bu isimle tercüme edilen, Ank,1971) Mevaidü’l-İrfan adlı eseridir. (s.23) Fikirleri: *Güneş bütün alemi nu ve ılık zanneder. Karanlıkta her yeri zulmetle kaplı olarak düşünür. Ârif ve muvahhid güneş gibi, cahil ise karanlık gibidir. Cahil, baktığı her yerde ayıp, kusur ve eksiklik görür. Bilmez ki o kendi ayıbıdır, oradan kendisine aksetmiştir. *İlmini zenginlere göstermek için, kapı kapı dolaşanlar örümceğe benzer. Örümcek, sağda solda sanat değeri yüksek yuvalar yapar. Tek hedefi sinek avlamaktır. Menfaattir. Onun için insanlar yuvasını yıkarlar. Vakur ilim adamı ise bal arısına benzer. Halkın içine sokulmaz, uzleti tercih eder, ama ürettiği baldır. *İnsanlar dört gruptur. Bir kısmı iyilik edene iyilik eder, bu eşek huyudur. Bir kısmı kötülük edene kötülük eder; bu köpeklerin ve yırtıcı hayvanların huyudur. Bir bölüğü iyilik edene kötülük eder; bu yılan huyudur. Bir grubu ise kötülük edene iyilik eder; bu da Peygamberlerin, velilerin, iyi insanların huyudur. *İlim arayan kimse, nehrin denizi araması gibi olmalıdır. Çilelere katlanmalıdır. *Sabahla güneşin doğması arasındaki zaman ne ise Resulün gönderilmesiyle kıyamet arasındaki zaman da odur. *Peygamber ve veliler Allah’tan gelip Allah’a giden kervanlar ve kafilelerdir. *Güzel şeyleri dinlemek önemli değil, önemli olan onu benimsemek ve onun meyvesini alabilmektir. İyi olan bakmak mühim değil, mühim olan o iyinin senin amel ve davranışlarını güzele yöneltmesidir. *Zindandan çıkış Yusuf için sevinçli bir şeydi. Ama arkadaşları için hüzün verici; çünkü artık onun güzel yüzünü ve nasihatlarını duyamayacaklardı. *İnsanlardan bir kısmı denizi görmemiş, sadece adını duymuş, kimi uzaktan görmüş, kimi de sahilden görmüş, bir kısmı da içine girmiştir. Birincisi iman sahiplerine, ikincisi ihsan, üçüncüsü yakîn, sonuncusu ise keşf sahiplerine benzer. *Çocuk kendi başına kalırsa dostu düşmanı bilmez. Zikir ve fikirden anlamaz. Bu tabiatta olan büyükler de çocuk sayılır, ama çocuklar gibi mazeretleri yoktur. *Öğrenci olmadan öğretmen, çocuk olmadan baba, mürid olmadan mürşid olunmadığı gibi Resulullah da ancak kendisine tevessül edenlere vesile olur. İnsanlar onun yolundan yürümekle ona tevessül etmiş olurlar. *İlim ikiye ayrılır: Zahir ilim, bâtın ilim. Birincisi cehaleti giderir; ama kibir, kendini beğenme, kin ve hasedin yeşermesine sebep olur, ikincisi nefsin sıfatlarını giderir, af, eziyete tahammül, kötülük edene iyilik, herkesin iyiliğini istemek gibi sıfatların neşv ü neme bulmasına imkan verir. Birinci ilim, evin duvarına işlenen nakış gibidir. İkincisi bu duvarın karşısındaki duvara çekilen cila gibidir. Bu nakış orada daha canlı durur. *Büyük alemde bulunan her şey küçük alem olan insanda da vardır. Çünkü alem büyük olmakla birlikte insanî hakikat üzerine yaratılmıştır. *Bütün dünya insan için, insan da Allah için yaratılmıştır. Dünya bir fener gibidir. İnsan bunun ortasında yanan çıraya benzer. Esas gaye çıradır. *Amellerin en zoru küçük cihaddır. Cihadların en zoru ise nefisle mücadeledir. Büyük cihadda kumandanın gerekli olduğu gibi küçük cihadda da kumandan gereklidir. Bunun adı mürşiddir ve en kuvvetli silahı tevhiddir. *Ey derviş, mürşid yanında, denizin yanındaki Nil gibi ol!. Deniz kenarındaki taşlar gibi olma. Onlar ki uzun yıllar denizle iç içe olduğu halde onun letafet, rikkat ve yumuşaklığından hiç nasiplenmemişlerdir. (s.28-35) Mısrî ile ilgili Hasan ile Hüseyin hakkındaki görüşleri konusunda şu değerlendirme ile bağlayalım: Mısrî’nin bu iddiası şüphesiz kötü bir niyetin eseri değildir. Ehl-i Beyt’e olan son derece aşk ve muhabbeti kendisini böyle aşırı bir fikre ve kanaate vardırmış, bu yüzden sürgün edilmiş zahmetler çekmiştir. Kendisinin büyük bir veli olduğuna kaniiz. Lakin her insan hata yapabilir, hatadan salim olan yalnız Allah’tır. Hasılı olanların yaptıkları bu gibi aykırı hareketleri aşırı sevgi ve heyecan sarhoşluğuna hamletmeli, dini bir düstur kabul etmeli, aynı zamanda onları bu yüzden dinden hariçte addetmemeliyiz. (s.55) Tasvip etmediği vaiz tipini de şöyle tasvir etmiştir: Bugün bir meclise vardım oturmuş pend eder vaiz Okur açmış kitabını bu halkı ağlatır vaiz. İki bölmüş cihan halkın birini cennete salmış Eliyle kürsüden birin tamuya sarkıtır vaiz. Çıkar ağzından ateşler yakar şeytan-ı melûnu Sanırsın yedi tamunun azabı kendidir vaiz. Tamuya şöyle doldurmuş içinde yok duracak yer Ama yerleştirir halkı acep hizmettedir vaiz. Yaraşır va’z ana hakka ki yanar yakılır her dem Niyazî’nin hemen ancak cihanda adıdır vaiz. (s.58, 73) Niyaz-ı Mısrî’nin tepki gören tesbit ve yorumları için şöyle düşünmek gerekir: 1-Bu sözler sekr ve istiğrak halinde söylenen şathiyelerdir. 2-Bazı ifadelerin sebep ve hikmetini kavramak mümkün olmayabilir. Hızır-Musa kıssası gibi. 3-Dünya işleri ile ilgili bir konuda yanılmış olması onun kamil mürşid olmadığını göstermez. Hz. Peygamber’in hurma aşılaması ile ilgili tavrı bunun delilidir. 4-İyi bir derviş olmak için değil de değişik düşüncelerle tasavvufi hayata girenler söylenen şeyleri kavramaya pek müsait olmazlar. 5-Tartışmalara konu olan görüşlerinin bir sebebi de şu olabilir: Bazı sufiler, müridlerinin aşırı derecede çoğalmasını ruhi hayatı için tehlikeli gördüğünden, bu kalabalıkların azalması için bilerek bazı ‘sivri’ ifadelere başvurabilir. (s.59) Derviş Olan Derviş olan aşık gerek yolunda hem sadık gerek Bağrı anın yanık gerek can gözleri açık gerek Alçaktan alçak yürüye toprak içinde çürüye Aşk ateşinde eriye altın gibi sızmak gerek. Zikr-i Hakka meşgul ola, yan yana ta kül ola Her kim diler makbul ola tevhide boyanmak gerek. Evyen kişi yol alamaz maksudunu tez bulamaz, Yoğ olmayan var olamaz varını dağıtmak gerek. Dervişlerin en alçağı buğday içinde burçağı Bu Mısrî gibi balçığı her bir ayak basmak gerek. (s.77) Derman Arardım Derman arardım derdime derdim bana derman imiş Burhan arardım aslıma aslım bana burhan imiş. Savm u salat u haccile sanma biter zahid işin İnsan-ı kamil olmaya lazım olan irfan imiş. (s.94) Bugünden düne doğru bakınca görülen durum şudur: Niyazî’nin mısraları toplumun her kesiminde tutunmuş, sevilmiş, şerhedilmiş ve bestelenmiştir. Onun manzumeleri ile dini hayata ilgi duyanları sayısı da az değildir. O bazen haklı bazen haksız yere gördüğü tepkilere diğer meslektaşları gibi Allah’ın cemalî ve celalî tecellilerinin bir parıltısı olarak bakmış ve herkesin kendilerini anlayamayacağını ifade etmiştir: Zat-ı Hak’da mahrem-i irfan olan anlar bizi/ İlm-i sırda bahr-i bî-payan(sonsuz) olan anlar bizi. (s.114)

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmalısınız...

 
  Üye Giriş
E-Posta
Şifre
Yeni Üyelik
Şifremi unuttum
  Arama
Aranacak kelime
 
Hakkımızda | Şatış Şartları | İade Şartları | Teslimat |Telif Hakları | Gizlilik İlkesi | Yardım | Bize Ulaşın |Banka Hesap Numaraları
E-Yayınevimizde

kredi kartlarına taksit yapılmaktadır.
Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi
Adres : Serhat Mh. 1256. Sok. No:11 Ostim Yenimahalle / Ankara - TÜRKİYE
Tel : +90.312.354 91 31 Faks : +90.312.386 03 28 Siparişlerinizle İlgili Tel : +90.312.354 91 31 Dahili : 136 - 138 - 142 - 145
E-Posta : bilgi@diyanetvakfiyayin.com.tr  Tic.Sicil No : 48527  Mersis No : 4-6665-8232-6958886