Dizin
Kur'an-ı Kerim
İslam Ansiklopedisi
Anadolu Halk Klasikleri
İSAM Yayınları
Oku Düşün
Kaynak Eserler
Fikir Eserleri
İlmi Eserler
Tarih Kültür
Çocuk Yayınları
Cep Kitapları
Dini Edebiyat
Sanat Edebiyat
Sempozyum ve Paneller
Sesli ve Görüntülü Yayınlar
Yabancı Dil Eserleri
Din Büyükleri
Halk Kitapları
Roman
Ahlak Klasikleri
Eğitim - Öğretim
Kuramer Yayınları
İstanbul Kadı Sicilleri
  Aranan Kelimeler
 
Dizin > İlmi Eserler
Büyük resmi görmek için tıklayınız...
İslam'da Din Hürriyetinin Temelleri
Halil Altuntaş (Doç.Dr)


1,75 TL (KDV dahil)
2.5
  adet 


Diyanet İşleri Başkanlığı
  • Detaylı Bilgi

  • Yorumlar

  • Ek Resimler

Kitapta din hürriyeti konusu, âyetler ışığında değerlendirilerek ele alınmaktadır. Birinci bölümde din hürriyetinin dinler arası boyutu, ikinci bölümde ise din içi boyutu işlenmektedir. Din hürriyeti bağlamında zikredilen âyetin hükmü hakkındaki farklı görüşler nelerdir? Mezheplerin konuya yaklaşımı nasıldır? Namaz ve zekat gibi ibadetleri terk etmenin hükmü, din içi hürriyet bağlamında nasıl değerlendirilebilir? Bu ve benzeri soruların cevaplarını kitapta bulmak mümkündür. 5.Baskı
ISBN / ISSN : 978-975-192-482-7
Sayfa Sayısı : 134
Dil : Türkçe
Basım Yeri ve Yılı : Ankara, 2008
Ebat : 13x19,5x0,5 cm
Ürün Hakkındaki Yorumlar :
Gönderen : İHSAN ÖZ Gönderme Tarihi : 29.03.2010|13:43:57 Görüş : Çok İyi
  İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde etraflıca "Dinde zorlama yoktur" (Bakara,256) ayetini ve mürtedin durumunu izah ediyor. İkinci bölümde ise namaz ve zekatı terkedenlerin durumunu gözler önüne seriyor. Halil Bey tüm görüşleri ve delilleri değerlendirdikten sonra tercih ve görüşünü de ortaya koymuştur. Kendisine bu ufuk açıcı eserinden dolayı teşekkür ediyoruz. Kitabın bize vermek istedikleri şöyle özetleyebiliriz: İnsan hakları alanının en önde gelen konularından biri de şüphesiz din hürriyeti meselesidir. İnsan hayatındaki temel yönlendiricilerden biri olan dine yapılan yapay müdahaleler, baskılar, kısa ya da uzun vadede, ama mutlaka toplumsal ve ruhsal alanda ciddi problemlerin nedeni olmuştur.(s.7) Din toplumun temel dinamiklerinden biridir. Kendi içinde dine özgürlük tanıyan bir sistem, aslında kendi varlığını sürdürebilmesinin gereklerinden birini yerine getirmiş olur. İslam, zulmetmemeyi ve zulüm görmemeyi genel bir prensip olarak ortaya koyar. Din konusunda baskı yapmak şöyle dursun, en sapkın inanç unsurları hakkında bile çirkin ifadeler kullanmayı açık bir dil ile yasaklar.(s.14) DİN HÜRRİYETİNİN DİNLER ARASI BOYUTU: “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256) ayetinde söz konusu olan zorlama, bir dine girme konusunda yapılacak zorlamadır. Bu konuda üç görüş şunlardır: A-Ayetin hükmü yürürlükten kalkmıştır. Dolayısıyla ayırım yapmaksızın, Müslüman olmayan kimseler Müslüman olmaya zorlanabilirler.(s.20) B-Ayetin hükmü yürürlüktedir ve gayr-i müslimlerden belli bir kesimi kapsamına alır. Ahmed b. Hanbel ve Şafii, cizyenin yalnız Yahudiler ve Hıristiyanlar ile Mecusilerden alınabileceği görüşündedir. Hanefiler ise ‘kitap ehli’ ile Mecusiler ve Arap olmayan putperestlere cizye konabilir. Putperest Araplarla mürtedlere cizye konmaz. (s.39) C-Ayetin hükmü geneldir ve yürürlüktedir. Bu görüş temelde Evzaî ve Malik b. Enes’e ait olduğu söylenebilir. Evzaî’ye göre putperestler de cizye vermeye razı olurlarsa, ayetin hükmü kapsamına girerler ve Müslüman olmaya zorlanmazlar. İmam Malik de ‘Bana göre bu konuda(cizye kabulü konusunda) tüm milletler, Mecusiler konumundadır’ demektedir. (s.45) Gerek hükmün bütünü ile yürürlükten kaldırılmış olduğunu savunan görüş, gerek onun- çeşitli derecelerde- kısıtlı ve kayıtlı olduğunu ifade eden görüşler isabetli değildir. Zira bu bakış açıları Kur’an ve sünnetin verilerini bütünlük içinde değerlendirip sonuca ulaşma şansını yakalayamamıştır. Kanaatimizce, ‘Dinde zorlama yoktur’ hükmünü hiçbir kısıtlamaya tabi tutmayan, gayr-i Müslimler arasında kitap ehli-müşrik ayrımı yapmaksızın herkesin zimmî statüsüne kavuşabileceği sonucuna varan Evzaî ve Malik b. Enes görüşü Kur’an ve sünnetin verilerine uygun olan görüştür. (s.72) MÜRTEDİN DURUMU: İrtidadın, İslam’a ve meşru düzene karşı başkaldırı niteliğinde bir etkinliğe zemin oluşturmadıkça, kişisel bir tercih konusu olarak değerlendirilmesi, Kur’an’ın ruhuna uygun bir yaklaşımdır. Topluma ve meşru düzene baş kaldırma niteliğindeki irtidat durumunda gündeme gelecek ölüm cezasının zemininde ise din değiştirme eylemi değil, bir savunma ve meşru düzeni koruma amacı yer almaktadır. Dolayısıyla, bu şartlar altında mürtede verilecek ölüm cezası da bir dine zorlama, ya da din hürriyetine aykırı bir tutum olarak değerlendirilmez. (s.81) DİN HÜRRİYETİNİN DİN İÇİ BOYUTU VE İBADET ALANI: İslam, hayatı bütün yönleriyle kuşatan bir dindir. Yalnızca inanç ve ahlak alanlarına değil, gündelik hayat alanına da müdahale eder, kurallar koyar. İslam’a göre hayatın, dini olan ve olmayan kısımları yoktur. Hayat bütünüyle dinin konusudur. Tüm sistemlerde olduğu gibi İslam da, uygulama planında bir takım yaptırımlar öngörür. Bazı cezalara ve yaptırımlara başvurur. Bu noktada İslam ile başka bir sistem arasında fark yoktur. Sosyal mekanizmanın işlemesini sağlayacak kurallar konusundaki yaptırımların din hürriyetinin ihlali şeklinde değerlendirilmesi mümkün değildir. O açıdan faiz, içki, zina yasağı ve benzeri prensiplerin çiğnenmesi halinde öngörülen cezalar din hürriyeti alanının konuları arasında yer almazlar. Bu konulardaki yaptırımın arkasında din vardır diye, din hürriyeti müdahaleden söz edilemez. Çünkü burada başkalarının da hürriyetlerinin korunması söz konusudur. Yasaksız ve yaptırımsız bir sosyal hayat düzeni sağlamak mümkün değildir. Yeter ki yasaklar ve yaptırımlar hak ve adalet ölçülerini aşmasın. Hak ver adaletin ölçüsü ise Kur’an ve onun getirdiği hayat düzenidir. (s.84) Belli şekillerde ve belli zamanlarda uygulanan ibadetler, zihinleri mutlak kudretin; tüm hayatı düzenleyici bir sistemi insana emanet ettiğinin hatırda tutulmasını sağlar. Bu sebeple tüm ibadetlerde bu şuur halinin ifadesi olarak niyet, temel geçerlilik şartıdır. (s.85) NAMAZ ÖRNEĞİ: İslam’ın temel esaslarından biri olan namazın farz olduğuna inanmayarak kılınmayışının, kişiyi dinden çıkaracağı konusunda İslam bilginleri görüş birliği içindedirler. Tıpkı namaz gibi, farz oluşu kesin delillerle bilinen diğer esaslar da böyledir. Zira Kur’an’ın bir ayetini, ya da bir hükmünü inkar etmekle eş değerdedir. Bu durumda bulunan kimseye irtidat/dinden çıkma hükümleri uygulanır. Farziyetini inkar etmeksizin, sırf ihmal ve tembellik sebebiyle namazı terk eden hakkında hükmün ne olacağı konusunda İslam bilginleri farklı görüşleri sahip olmuşlardır. a.Namazı Kasten Terk Edenin Kafir Olacağı Görüşü: Ahmed b. Hanbel namaz kılmayanın kafir olacağı ve bu yüzden öldürüleceği görüşündedir. Ona göre böyle bir kimse üç gün boyunca her namaz vakti namaz kılmaya çağrılır. Bu süre zarfında hapiste tutulur, ölümle korkutulur. Yine de kılmazsa mürted hükümlerine tabi tutularak öldürülür. Bir Müslüman için yapılan yıkama, kefenleme, cenaze namazı kılma ve Müslüman mezarlığına gömme işlemleri bu kimse için yapılmaz. Müslüman varisleri ile aralarında miras hükümleri uygulanmaz. (s.87) Namazı kasten terk eden kimse ile ilgili görüşler arasında en uç noktada olan Ahmed b. Hanbel; sonuç itibariyle ameli, imandan bir cüz saymaktadır. Namazı terk etme suçuna öngördükleri ceza konusunda ayrılsalar da, bu suçun kişiyi kafir yapmayacağında birleştikleri için, Ebu Hanife ile Şafii ve Malik b. Enes’in, Ahmed b. Hanbel’e ait bu görüş konusunda karşı delilleri ortak ve açıklamaları birbirine paraleldir. (s.89) b.Namazı Terk Edenin Kafir Olmayacağı fakat Öldürüleceği Görüşü: Şafii ve Malik b. Enes’e göre namazı kasten terk eden kafir olmaz, ama öldürülür. Ahmed b. Hanbel’e göre cezanın gerekçesi irtidat/dinden dönme iken Şafii ve Malik b. Enes’e göre gerekçe namazı kasten terk etme suçudur. Şu halde Şafii’ye göre namazı terk ettiği için öldürülen bir insan, İslami hükümler gereğince yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır, Müslüman mezarlığına gömülür ve varisleri ile arasında miras hükümleri uygulanır. (s.95) c.Namazı Kasten Terk Edenin Kafir Olmayacağı, Öldürülmeyeceği, Fakat Tazir Edileceği Görüşü: En ılımlı yaklaşıma sahip olan Hanefilerde, başta Ebu Hanife olmak üzere bu mezhep bilginleri namaz kılmayanın kafir olmayacağı ve kılmamakta direnenin öldürülmeyeceği görüşündedirler. Ancak, onlara göre namaz kılmayan kendi haline bırakılmayıp cezalandırılır. Cezalandırma yöntemi, namaz kılıncaya kadar hapsetmektir. Hapse ilaveten kan çıkıncaya kadar dövüleceği de kaydedilmekte ve bunun mezhepteki temel görüş olduğu ifade edilmektedir. (s.112) Kısaca, namaz kılmayanın kafir olmayacağı ve öldürülmeyeceği yönündeki Hanefi ekolü görüşü bizce doğru görüştür. Ancak aynı ekolün, namaz kılmayanın hapis ve dövme yoluyla tazir edilmesi gerektiği şeklindeki görüş üzerinde söylenecek sözler vardır. Zira namaz zekatın aksine, kamuya ilişkin maddi yükümlülük getiren bir konumda değildir. Tamamıyla kişisel ve ahlaki bir özelliktir. Belli düzendeki bedensel hareketlerin ibadet olarak gerçekleşmesinde niyet hayati bir fonksiyona sahiptir. Zorla kıldırılacak namazın, kendisinden beklenen sonuçları vermesi imkansızdır. Bir noktada, yapılan işin namaz olduğunu söylemek de zorlaşır. Özellikle sırf niyete bağlı etkinliklerde uygulanacak baskı, gizli sapmalara, şuur altı tepkilerine sebep olacağından bir tür ‘nifak’ hayatının ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. O halde ne yapmak gerekir? Yapılması gereken şey her konuda olduğu gibi burada da Hz. Peygamber’i örnek almaktır. Her fırsatta namazın önemini vurgulayan öğütlerde bulunmuş olmasına rağmen onun, namaz yüzünden hiç kimseyi öldürdüğüne, ya da hapsedip dövdüğüne şahit olunmamıştır. Onun tüm yaptığı, önce yaşamak, uygulamak, tebliğ etmek ve açıklamak idi. Namaz kılmayanı öldürmek, hapsetmek, dövmek yerine onun namaz kılmasını sağlayacak önlemlerin alınmasına özen gösterilmelidir. Bu da sadece eğitim yoluyla çözülecek bir problemdir. Zaten namaz kılmayanın hapsedilip dövülerek tazir edileceği görüşü Hanefi mezhebinin konuyla ilgili tek görüşü değil, ‘müftabih’ görüşüdür. Hanefi kaynakları her ne kadar hep bu görüşü ön plana çıkarmakta ise de bu noktada Ebu Hanife’den gelen başka bir rivayet de, ‘mühlet vererek onu bırakır’, bir görüşündeyse ‘onu vücuben namaza zorlar’, demektedir. Bu da Ebu Hanife’ye ait tek görüşün olmadığını ortaya koymaktadır. Ebu Hanife’nin, Hanefi kaynaklarında zikredilen görüşü sonradan ağırlık kazanarak ‘müftabih’ hale gelmiş, Kur’an’ın ruhuna uygun olan ve zor kullanmamayı öngören görüş unutulmaya terk edilmiştir. Bizce ‘abid insan’ yetiştirme noktasında içine düşülen ‘resmi’ ve ‘sivil’ zaaf İmam’a ait, namaz kılmayana zor kullanmayı öneren görüş ön plana çıkarılarak aşılmaya çalışılmıştır. Oysa olumlu bir sonuca ulaşma şansı bulunmayan, bu kolaycı yaklaşım yerine; zor, ama sonuç getirici nitelikte olan, eğitime dayalı serbestiyetçi yaklaşım ön plana çıkarılmalıydı. Böyle bir bakış açısı, namazın terki konusunda diğer mezheplere oranla en yapıcı noktada bulunan Hanefi mezhebini tam isabet noktasına götürmüş olacaktı. (s.118) ZEKAT ÖRNEĞİ: Zekatın farz kılınmasından kastedilen hedeflere en verimli biçimde, zekatın bir merkezde toplatılıp değerlendirilmesi yoluyla ulaşılabilir. İşte bu özel durum sebebiyle zekat konusunda, yükümlülere yaptırım uygulanması tabii bir şeydir. Çünkü muhtaç ve fakirlerin haklarını alıp sahiplerine ulaştırmak da devletin görevidir. Devlet, bu görevini yerine getirmek konusunda karşısına çıkan engelleri meşru yola başvurarak ortadan kaldırır. Prensip olarak zekat; mükafatı Allah’tan beklenerek verilmelidir. Servetin zekatını vermek istemeyen kimse ise kendi haline bırakılmaz. Devlet gücü kullanılarak bu zekat zorla alınır. İş bununla da kalmaz, ayrıca ceza olarak malının yarısı da alınır. Zekat konusunda takınılan bu tavizsiz tavır, fakirlerin, zekat alabilecek kimselerin hakkını koruma amacına yöneliktir. (s.119) Hz. Peygamber’in vefatı üzerine baş gösteren irtidat olayları sürecinde, Hz. Ebubekir, zekat vermek istemeyenlere karşı savaşmıştı. Bu kimselerin, Müslüman olduklarını söylemelerine rağmen kendilerine mürted oldukları, dolayısıyla isyancı konumuna düştükleri için savaş açıldığı da görülmüştü. İrtidat edenlerin zekat ödemesi söz konusu olmadığına göre Hz. Ebubekir’in “Allah’a yemin ederim ki bunlar, Resulullah’a verdikleri bir dişi oğlağı bile benden esirgerlerse, bundan dolayı onlarla mutlaka savaşırım” şeklindeki ifadesini o yıl için tahakkuk etmiş zekat borcunun tahsili yönündeki irade ile yorumlamak gerekir. Olay bu yönüyle, gerektiğinde zekat vermeyenlere savaş açılabileceğini gösterir. Aynı zamanda bir ibadet oluşundan hareketle zekatın zorla alınması, din hürriyeti açısından bir zorlama olarak ele alınamaz. (s.122) SONUÇ: Kur’an ve sünnetin verilerine göre, mutlak anlamda –şirk dahil- küfür savaş sebebi değildir. Tebliğ temel prensiptir. Savaş, gayrimüslim tarafın her türlü tecavüz ve düşmanlıklarda bulunması ve tebliğ görevine engel olunması durumunda meşrudur. (s.123) İslam, kendini kabul ettirme konusunda hiç kimseye herhangi bir baskı öngörmediği gibi, inananlarına da kişisel ibadetler alanında da hiçbir baskı öngörmez. (s.125)

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmalısınız...

 
  Üye Giriş
E-Posta
Şifre
Yeni Üyelik
Şifremi unuttum
  Arama
Aranacak kelime
 
Hakkımızda | Şatış Şartları | İade Şartları | Teslimat |Telif Hakları | Gizlilik İlkesi | Yardım | Bize Ulaşın |Banka Hesap Numaraları
E-Yayınevimizde

kredi kartlarına taksit yapılmaktadır.
Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Matbaacılık ve Ticaret İşletmesi
Adres : Serhat Mh. 1256. Sok. No:11 Ostim Yenimahalle / Ankara - TÜRKİYE
Tel : +90.312.354 91 31 Faks : +90.312.386 03 28 Siparişlerinizle İlgili Tel : +90.312.354 91 31 Dahili : 136 - 138 - 142 - 145
E-Posta : bilgi@diyanetvakfiyayin.com.tr  Tic.Sicil No : 48527  Mersis No : 4-6665-8232-6958886